Yazar Ne yazar? Şair Ne Şuur?

Yazar, toplumda kamuflajlı, örtülü, donuk, eskimiş olan ne kadar değer var ise onları, iten, karsalayan, sarsan ve yok olmasına olanak tanıyan etkenlerin hepsine düşman kesilerek hakikate, hakiki yoldan ulaşmak adına bir savaşçı olmuş demektir. Bu bakımdan her yazana yazar denilemeyeceği gibi, yazma fiilinin idrakine varmayan ve bunu değerlerini anlatma ve hayata geçirme yöntemi için kutsal görmeyene de yazar denilemez.

Yazar yazma fiilini sadece geniş zamana yayan değil, bizatihi tüm zamanların yükünü üstlenerek ona özgün bir anlam katma çabası içerisinde olandır. Aynı zamanda içinde birikmiş muhalif tortuyu süzerek, özünü değerleriyle sağlamlaştırma yolunda -mantıki çerçevede- çabalayan, onaylayan, reddeden ve bunun sürekliliği için kati surette uğraşan bir öncü olmalıdır. Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi “izm’ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir”  Çünkü “…Modernlik, Medeniyet, Kapitalizm insanlar arasındaki itibarını cennet özlemine menfi bir anlam yükleyerek kazandı[1] Yani bizim değerimizi, bizim özlemimizi, bizim ödülümüzü kendi kalıplarına koyup bizi tuzaklarına çekmek isteyen koca bir nahiye var dışarımızda. Bu alan, en ufak bir açıklıkta bir yara gibi tedavi edilmediğinde genişler.Yazar bu yüzden en başta dilini,dinini, geçmişini ve iletişimini kullanarak toplumda bilinç oluşturan olmalıdır. Bu alanlarda oluşacak bir tereddi, toplumun tüm kesimlerinde bir yara açacaktır. “Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır[2] çünkü.

Şair ise yazar olmanın yanında yine kendine hakikati şiar edinen, şuurlu bir harekette ahenkle ve hoyratça savaşan bir neferdir. Bu aşamaya gelip tam kıvamına oturmuş olan şairler, artık kelimelerle arasındaki menfi ve manevi mana ayrımını yapmış olurlar. Az çok kafasındaki çığırtkan sese kulak veren her kişi şiire yönelip, şiir okuma konusunda tedricen yükseldiği vakit, o mananın ayrımıı yaparak mısralardaki tabakayı süzecektir. Bu bir iki satırda anlatıldığı kadar kolay olmayan bir şeydir. “…bilhassa şiir hoşumuza giden bir şey değil, boşumuza gelen bir şeydir[3]

Kimileri için yazmak, fıtratımızda kini ve nefreti, adaleti ve zulmü, korku ve cesareti, hürriyet ve tutsaklığı daha kısa bir ifade ile reziletleri bulunduğu makamdan süblimleştirerek bir fazilete erdirme çabasıdır. Bunun gibi yazar ve şair sayısı adedince yol vardır. Bununla birlikte okumak, yazmak ile doğru orantılıdır. Yazmak, yazarın bir süre sonra ihtiyacı olan bir durum olmaya varabilir. Bir bakıma besin niteliği taşıdığını da söyleyebiliriz. Çünkü okuyan, okudukça okuyan insanlar bir süre sonra yazan, yazdıkça yazan, yazmadıkça eksilen olma durumuna indirgerler kendilerini.

Bununla beraber yazmak, filhakika elinden geleni önüne koymanın eş anlamlısıdır. Kalemin arkasında durup onu tutan kişiler, öne kendini alıp yük gibi taşıyan insanlardan bu yönüyle ayrılır. Demem o ki, kimisi kalemin hamallığını yapar, kimisi kaleme bile şeklini verir.

Yazmaya iten husus en ufak bir kıvılcım olabilir. Ölüm, alınan nefes, en ufak bir his, sorumluluk veya bir yağmur tanesi… ama en önemlisi bilinçtir. Ve onu kamçılayan, uçurumun kenarından çeken mutlak bir sabırdır. Bilinç oluşmasına imkan vermediği boşluğu sabırla dağlar. Yani büyük bir boşluk da insanı yazmaya itebilir. Boşluk yazarın gayesinden büyük olursa kaleme küslük başlar. Çoğu zaman geri döndürülemez sonuçlar doğurabilir fakat “Bir kucak odun küçük bir ateşi söndürür, büyük bir ateşi daha da canlandırır[4]

[1] İsmet ÖZEL
[2] Cemil MERİÇ
[3] İsmet ÖZEL
[4] Cemil MERİÇ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir