Gördüklerimizin Ötesinde

Her zamanki gibi sıradan bir gündü. Dersin başlamasını beklerken bir yandan da pencereden dışarıyı izliyordu. Ağaçlar yeni yeni yapraklarını dökmeye başlamıştı. Yapraklar ağaçlarıyla vedalaşırken sonbahar da tüm hüznüyle şehri dolduruyordu. Sonbahar, ayrılık mevsimi diye düşündü. Sınıftaki gürültü dağılıp yerini uğultuya bırakınca hocanın sınıfa girdiğini anladı.

Engin hoca her zamanki gibi yüzündeki hafif tebessümüyle ağır adımlarla kürsüye doğru ilerledi, projeksiyonu çalıştırdı ve dersini anlatmaya koyuldu. Yıllardır bu işi yaptığı belliydi ama her seferinde sanki ilk dersiymiş gibi heyecanlıydı. Bu adam, azıcık olan yaşamında gördüğü en sakin ve en enerjik adamdı. Yüzünden o ufak tebessümü eksik olmazdı. Bi’ tutam tebessümle insanın içine huzuru salardı sanki. O, bunları düşünürken Engin Hoca birden kürsünün ortasında durdu ve ” Beni anlıyor musunuz çocuklar? “ diye sordu. Sitem vardı sesinde. Sınıftan ses çıkmadı.

Aklı başka yerde olduğu için sorunun amacını anlayamamıştı. Bir insanı tam olarak anlamak nasıl mümkün olabilirdi ki? İnsan kendini ne kadar iyi anlatırsa anlatsın muhatabı söylenileni kendi akıl ve duygu süzgecinden geçirerek yorumlayacaktı. Her insan bir dünyaydı ve ne kadar insan varsa o kadar mana vardı.

Hocanın sesi biraz daha sert çıkarak aynı soruyu tekrarladı. Yine sınıfta ses yoktu. Kaşlarını çattı, kürsünün üstündeki kurşun kalemi havaya kaldırdı ve “ Bu kalem hakkında söyleyebilecekleriniz neler? ” diye sordu. Bunu hiç düşünmediğini fark etti. Sahi bir kurşun kalem hakkında neler söylenebilirdi?

Kurşun kalemin adına aldanmamak gerekirdi. Yazıyı yazan kısmı kurşundan değil grafitten yapılıyordu. Hocanın elinde tuttuğu kalemin dışı sarı renkliydi ve tahtadan yapılmıştı. Ama kırtasiyede dış kısmı plastikten yapılmış olan kurşun kalemler de görmüştü. Kağıtla kurşun kalem vuslata erdiğinde narin bir ses çıkardı. İnsanı huzura erdirebilecek bir ses.. Vuslatın sesi… Yazı silindiğinde ise kağıtta iz kalırdı. Kurşun kalemden bir hatıraydı bu iz. Ayrılık yaralardı sanki kağıdı.. Kağıt katlandığında kalem dağılır ve yazılar birbirine karışırdı. Sanki kalemin her bir zerresi birbirinden ayrı kalmak istemezdi. Tıpkı bir aile gibi..

Daha sonra aklına ilkokul yılları geldi. Hani o, yazıyla ilk tanıştığı seneler. Her yanlış yazdığı harften sonra kalemi biraz daha sıkı tutar ve biraz daha sert yazardı. Kalemden hırsını alırdı sanki. Bu yüzden kalemlerinin ucu hemen kırılıverirdi. Evdeyken kalemlerini annesi açsa da okulda bu görev kendine aitti. Çöp kutusuna ağır adımlarla gidip hızlı hızlı açmaya çalışırdı. Çünkü hızlı açınca kalemin çöpü birbiri içine geçip çiçek şeklini alırdı. Çiçekleri severdi. Kalemtıraş kalemi eritirdi yavaş yavaş. Bu, zamanın insanı yavaş yavaş tüketmesine benzerdi. Zamanı elle tutamıyordunuz ama kalemtıraş ellerinizin arasındaydı.

Gülümsedi. Bir kurşun kalem hakkında söyleyecekleri vardı ama Engin Hoca’yı anlayabildiğinden emin değildi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir