İstiklâl Mahkemeleri

1.Dünya Savaşı ardından imzalanan Mondros Mütarekesi’ni takip eden günlerde Anadolu’da ortaya çıkan anarşi ve başıboşluğun önüne geçmek amacıyla 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’yla oluşumunda ilk adımın atıldığı İstiklâl Mahkemeleri kanunen 18 Eylül 1920’de kurulmuştur.
Kurtuluş Savaşı esnasında karışıklık çıkaranları, orduya ait silah ve mühimmatı çalanları, casusları ve asker kaçaklarını yargılamak üzere özel bir kanunla kurulan bu mahkemeler tarihi boyunca maksadı dışında kullanılmış ve adaletin sesi olmak şöyle dursun, anti demokratik bir işlev yürütmüştür.
İlk dönem İstiklâl Mahkemeleri 18 Eylül 1920 ile 17 Şubat 1921 tarihleri arasında görev yapmış ve mahkemece belirlenen 8 bölgede kurulmuştur.
İkinci dönem diyebileceğimiz 30 Temmuz 1921 tarihi ile 1923 Ekim arası çalışan mahkemeler asker kaçakları, kurtuluş savaşında düşmana yardım edenler ve isyan çıkaranları yargılayan bir kimliğe sahiptir.
Üçüncü ve son dönem İstiklâl Mahkemeleri ise 1923-1927 yılları arasında çalışmış olup araştırmamızın da esasını teşkil etmektedir. 6 Nisan 1925’te Şeyh Said İsyanı sonrası kurulan Şark İstiklâl Mahkemeleri de bu dönemde kurulması nedeniyle önemli bir hususiyete sahiptir. Bu dönemdeki mahkemeler hilafet ve saltanatın yıkılmasına itiraz edenleri, kılık kıyafet ve şapka kanununu reddedenleri ve Cumhuriyet’in ilanına karşı gelenleri yargılamak için kurulmuştur.
İstiklâl mahkemelerinin tamamen vatan ve milletin bekası için kurulduğunu düşünelim; Peki o dönemde suçluları yargılayacak mevcut mahkemeler yok muydu? Neden İstiklâl Mahkemeleri’ne ihtiyaç duyuldu?
Elbette ki bu dönemde belirli kanun ve yasalara bağlı olarak çalışan mahkemeler  bulunuyordu ve ayrıca askerlerin yargılandıkları Divan-ı Harb denilen bir kurum da mevcuttu. Ancak bu mahkemelerde davaların sonuçlanması çok uzun zaman alıyor ve genellikle  beraatle sonuçlanıyordu. Kesin bir temizlik için gerekli olan ise üyeleri meclisteki milletvekillerinden oluşan, kararlarına itirazın mümkün olmadığı, üstün yetkilere sahip bir divandı.
Söz konusu utanç mahkemelerinin her ne kadar asker kaçaklarını, casusları vs. cezalandırmaya, vatana ihanet etmeyi düşünenlere gözdağı vermeye hizmet etmesi için kurulduğu söylenmişse de aslında Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, ittihat ve terakki ile başlayıp Cumhuriyetle yerleştiğini gördüğümüz İslam nefretinin istila ettiği hastalıklı zihinlerin sakıncalı bir ürünü olduğu görülmektedir. Ve ne yazık ki bu sapkın ideolojinin çarkının dönmesine kimse mani olamamış, bu duruma duyulan ufak bir rahatsızlığın dahi yüksek sesle dile getirilmesi çoğu zaman imkandışı bir hal almıştır. Öyle ki o zamanlarda bile bu ihtilal mahkemelerinin kararlarına karşı çıkmaya kalkışanlar çeşitli tehditlerle sindirilmişlerdir.
Yetkisi sınırsız olan istiklal mahkemelerinde alınan kararlar yürürlükteki yasa ve kanunlara uymak zorunda değildir, hatta bunların daha da üzerinde bir tesir alanına sahiptir. Dahası bu mahkemelerin kararına itiraz hakkı yoktur. Yani verilen kararlar temyize tamamen kapalıdır..
Hukukçuların yanında askeri okul ve meslek okulu mezunlarının da söz konusu mahkemelerin karar merciinde olması utanç mahkemelerinin tek derdinin adaleti sağlamak olmadığının en büyük kanıtlarından birisidir aslında. Üyelerinin M. Kemal tarafından atanmış ve her birisinin onun ideolojisine kayıtsız şartsız teslim olacak kumaştan adamlar olması da tesadüfi bir vakıa değildir tabi ki..
İstiklâl Mahkemeleri kararları aklın almayacağı biçimde hızlı alınmış, aynı gün içinde sanık hem mahkemeye çıkarılıp hem de infaz edilebilmiştir. Karar ve infaz arası süre o kadar kısadır ki yanlışlıkla başkasının yerine asılanlar dahi olmuştur.
TBMM’nin açılmasından sonra 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla başlayan ve 1933 yılına kadar süren inkılaplar ve amaçladığı laik demokratik ulus devleti anlayışı, farklı etnik kökene sahip olsalar bile yüzyıllardır bir arada yaşamayı başarmış olan ve teokratik temelli bir toplum yapısı sunan Osmanlı’nın köküne kibrit suyu dökmeyi amaçlamış ve maksadına nail olmayı da başarmıştır(!).
Kemal’e göre “İnkılabın kanunu, mevcut kanunun üstündedir!” ve karşı çıkılması ya da uyulmaması halinde her türlü işlemin uygulanması meşru ve dahi zaruridir.
İhtilâl mahkemeleri eldeki rakamlardan çok daha fazla zayiat verdirmiştir bu topluma ne yazık ki..  1923 Dersim olayları, 1925 Şeyh Said ayaklanması ve daha niceleri bu üstün yetkilere sahip mahkemelerde alınan kararlarla sonuca bağlanmış, zayiat ise korkunç derecelere ulaşmıştır.
Resmî kayıtlara göre birinci dönemde gerçekleşen infaz 1054, ikinci ve üçüncü dönem mahkemelerinin infaz sayısı ise azami 576’dır. Ancak, resmî olanla gerçeğin her zaman birbirini tutmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.
İnsanların gözünde değeri, düşünceleri üzerinde yaptırımı olabilecek hatırı sayılır ulema hakkında dahi hüküm vermiş, kalem kırmış olan bu mahkemeler özellikle de bu gibi tasarruflarıyla rengini iyiden iyiye belli etmiş ve laik düzene uymayan herkesi yoluna engel addederek temizlik politikasına giriştiğini gözler önüne sermiştir. Ancak kanla yapılan bu temizlik sanılanın aksi bir tesire neden olmuş, takip eden günlerde bilhassa günümüzde kimliğimize ve köklerimize olan yabancılaşmanın temellerini atmıştır.
Dönemin pek çok kanaat önderi bu mahkemelerin tehditlerine maruz kalmış, önemli bir kısmı da şehit edilmiştir. İskilipli Atıf hoca, Tahirü’l-Mevlevî, Şeyh Said ve arkadaşları çıktıkları mahkeme sonucu idamlarına karar verilen isimlerdendir. Hakkında çıkarılan idam fermanını görmeden vefat eden Erzurumlu Şeyh İbrahim Hakkı Efendi’nin ise naşının kabrinden çıkarılarak asılıp tekrar defnedildiği bilgileri elde mevcuttur. Bediüzzaman Said Nursi de dönemin din mazlumları arasındadır. O, birkaç defa zehirlenmeye çalışılsa da hakkında idam hükmü uygulanmamış, ancak yazılarını basan matbaa sahibi Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey boğularak şehit edilmiştir. Bunun yanı sıra M. Akif’in 1923’te Mısır’a gitme nedeninin  şapka giymeyi kabul etmemesi olduğu yönünde görüş bildirenler olmuştur.
1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayandırılarak bir çok gazete ve dergi kapatılmış, pek çok tanınmış gazeteci tutuklanmıştır. Eşref Edip, Ahmet Emin Yalman,Velid Ebuzziya, İsmail Muştak bunlardandır.
Yukarıda ismini zikrettiğimiz İskilipli Atıf hoca 1924 yılında yazdığı ‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ adlı eseri yüzünden tutuklanmış, onun bu eseri şapka kanununa bir başkaldırı mahiyetinde algılanmıştır. İfadesinde gayet ikna edici sözler sarfeden Atıf hoca mahkemeyi suçsuz olduğuna razı ederek beraat ettirilmiş olsa da aradan iki yıl geçtikten sonra aynı suç(!) yüzünden tekrar yargılanarak idam edilmiştir.
Oysa ki mevcut hukuk kurallarına göre her suçlu ancak suçu işlediği dönemde yürürlükte olan mahkemece yargılanabilir. Daha sonra kurulan bir mahkeme öncesinde işlenmiş bir suçun cezasını kesemez.
İstiklal Mahkemelerinin yetki ve görevine 7 Mart 1927 tarihinde son verilmesine rağmen 1922’de kabul edilen ‘İstiklâl Mehakimi Kanunu’ 1949’a kadar yürürlükte kalmıştır. Bu kanunun tek parti dönemiyle eşzamanlı olarak sona ermesi ise tesadüf olmasa gerektir…

KAYNAKÇA

–  Cevdet KÜÇÜK, ‘İstiklal Mahkemeleri’, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt: 23.
–  Derin Tarih Dergisi, “İstiklal Mahkemeleri ‘Cumhuriyetin Engizisyon Aygıtı’” Kasım 2013.
–  Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları.
–  Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Cilt: I-II.
–  Ahmet Turan Alkan, ‘İstiklal Mahkemeleri’, Alternatif Üniversite.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir