Kelimelerimi öldüren densiz de kim?

Ben onca yolu esefle kelimelerimi sırtımda taşıyarak gelmişken, beni bu denli yorgun ve bitkin bırakıp elimden tutmaya bile itina eden bir dünyada adaletsizliğin kökünü kazıyana dek konuşmam gerekirken kelimelerime dokunan, onları elimden alan kim?!

Konuşmayı unuttum. Evet, size de söylemeyi unuttum. Dışarıda gördüğünüz onca gerçekçi yalanlar içinde yaşama gayretinize şaşkınlıkla iştirak ediyorum. Çünkü farklı değiliz. Hepimiz biriz, bir de hep benim. Çünkü hepimiz, benim. Ruhunuza üflenen o nefes cesetlerinize ayağa kalkma kudreti verirken aynı kıyam tekniğini kullanacak kadar aynı olduğumuz halde farklılaşma çabasıyla yüzleşiyoruz, dembedem.

Diyorum ki, susuz çöllerin iklimi kadar vasat bir ruh olduğum halde çürüdüğüm yerden kalkma gayretinin bana bahşedilmesini bekliyorum. Bir ışık bekliyorum ve aynılığımızı size yansıtıp bir olduğumuz günlerin hatrına, hatrı sayılır cümleler kurmak istiyorum. Bu yüzden kelimelerim bana gerekli…

Neden aynıyız? En başta birbirimizden farklı olma çabamız en bariz benzerliğimizdir. Bu hakikatin su götürmez gerçekliğidir. Dünyaya aynı amaç için gelmiş olmamıza rağmen ayrıştırıldığımız doğrudur. Bunun sebebi hepimizde bulunan farklı olma çabasından başka bir şey değil. Velev ki dünyaya geliş biçimlerimiz ve bu dünyayı terk ediş biçimlerimiz de aynı olmasına rağmen birbirimizden kopmak için harcadığımız eforu birliğimizi korumak için harcasaydık en basiti ‘bir’ olurduk.

En büyük sorunumuz bu bağlamda ortaya çıkan bencillik sorunudur. ‘Bence’ diye başlayan her söz bizleri ayrışmaya iter. Ancak bir insanın hayatı boyunca ‘bence’ kelimesini kullanmama ihtimali olmadığından dolayı bu kelimeyi yok etmek yerine ‘anlayış’ kalıbına geçirmek yeterli olsa çok güzel olurdu.

Dediğim gibi dünyaya geliş ve gidiş biçimlerimiz aynı, ancak ayrıntıda farklılaşıyoruz. Üstelik milyonlarca insan olarak; doğduğumuz yer, sahip olduğumuz ya da olamadığımız aile, büyürken zevkinize ve aklınıza uygun olarak edindiğiniz arkadaşlar, ve hayatın size özel sürprizleri ile tam olarak aynı koşullara ve aynı dünyalara sahip olmadığımızı kabul edebilirim. Ancak… Başından beri vurguladığım aynılığın, ‘insan’ olma aynılığı olduğunu belirtmek isterim. Elbette her bir insanın kendine has bir hikayesi vardır ama her biri ‘insandır’ . Kimi duygusaldır, kimi alıngan, kimi kavgacı, kimi sinsi, kimi sıkılgan, kimi tembel, kimi yorgun… Ama her biri ‘insan’dır. Ana rahminde şekillenir ve doğar..

Bir insan bir diğer insandan farklılaştığı noktada adaletin terazisi çıtırdamaya başlar. Bu durumda devreye girmesi gereken erdemler ‘tahammül’, ‘hoşgörü’ ve ‘kibarlık’ olmalıdır. Adaletin terazisinin çatlamaması için tüm insanların aynı erdemlerle bezeli olması gerekmektedir. Böylece hoşgörülü bir ‘bence’ ile karşındaki insanın fikrini kendi fikrinden üstün ya da alçak tutmadan orta yolu bulmak suretiyle terazideki çatlaklar giderilmiş olur.

Erdemlilik insan olmaktan daha zordur. Normal bir yaşam sürsen bile günlük yaşantımızda karşımıza çıkabilecek her türlü olumsuzluğa karşı sağlam ve erdemli olmak icap eder ki bu da tüm insanların erdemli olmasının ilk adımı atan insanoğlunun başarısıdır ve ‘bence’siyle huzuru yakalamış bir şahsiyet olmasına sebep olur.

Hoşgörü dediğiniz erdemlilik hali şimdilik dünya genelinin yarısında bulunsa, kurtulduk demektir. (Ne kadar ütopik) Böyle olacağı günü iple çekerken dünya hali deyip insanların kafasına tek tek vurup ‘sen özel değilsin’ ‘ onun gibi bir insansın’ demek gerek. Çünkü farklılaşmanın en kasvetli yanı ‘böbürlenmek’, ‘küçük görmek’tir. Dünyamızın kanserli hücresi de bu dokularda bulunur. Yalnızca söküp atmakla giderilmeyen bu hastalıklı hücreler yoğun bir tedavi ile hastalık iyice ilerlemeden önlem alınmalı ve vücuttan tamamen atılmalıdır.

Hastalıklı hücrelerin tüm ara sokaklarda gezindiğini tahayyül edin. Yüksek mevkilerin yanı sıra arka sokaklarda beslenen ‘cehalet’ belasıyla savaşın en çetin savaş olduğunu unutmayın. Çünkü cahil’de hoşgörü, tahammül ve kibarlık işlemez. Cahil’in ‘bence’si de adaletin terazisinin bir heybesinin yere düşmesi demektir. O yalnızca kendini tartar. Ve en benzer yanımızda yine bu cahildir. İşte bu savaşın galibi de cahil ile aynı olduğunu kabul edendir. Yoksa ‘bence’ler altında onu ezip, gücünüzü göstermeyi mi tercih ederdiniz. Öyleyse adalet terazisinin cehalet kısmındaki heybeyi yerine koymak yerine bir diğer heybeyi de ortadan kaldırmayı yeterli gördünüz… Hayır dostum kaybettiniz. Çünkü erdemlilik üstünlük değil aynılığın anahtarıdır.

Lütfen o sopayı elime aldırmayın, yormayın ademoğlunu, kendi kafanıza kendiniz vurun bir zahmet.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir