Sürç-i İnsan

Görünen Yüz

Futbol topu henüz 3D boyutuna sürgün edilmemişti. Dizlerini kanata kanata oynayan çocuklar, sokağın yokuşlu yolunda kaldırımlarla ve taşla kurarlardı suni stadyumlarını. Topun sahibi kimse o belirlerdi kimin hangi takımda olacağını. Hakem de oydu, teknik direktör de. Oyunun kurallarını ta o zamandan beri serbest piyasa belirler. Mahallenin topla en mahir, en kıvrak bilekli çocuğu maharetlerini gösterirdi. Balkondan sarkan kırmızı tokalı saçlarıyla kızlar locadan seyrederdi tüm olup biteni. Saymayı matematik dersinde öğrenemeyenler için, pratik bir yoldu top sektirmek. Rekabetin bununla sınırlı olduğu yıllardı. Bu rekabet ancak yobaz amcaların bıçak tehditleriyle son bulurdu. Bir de alamancı çocukların sahalarımıza iştirakıyla birlikte, düzenin belirleyici tek etmeni bordo-mavi renkli “Mehmet Şol” yazılı bayırn münhînforması olurdu. Çabuk uzamasın diye üç numaraya vurulmuş saçlarıyla yurdumun çocukları, el bebek gül bebek büyümüş -domuz etiyle beslenen- gurbetçi çocuklarıyla aşık atacak vaziyette değildi. Ayağında nayk ayakkabıları ile bayırn münhîn altyapısında oynadığını söyleyen çocuk, mersedes marka arabasından indiği zaman mahallenin mahir çocuğu futbola giren iktisadi sıfatları öğrenmiş olurdu.

Gavur oğlanları gibi de oynardı zibidi. Topla oynadığı kadar mahallenin çocuklarıyla da oynardı. Yaşça müsavi olmasına karşın beş yaş fark varmışçasına cüssesiyle ezdiği ve tahkir ettiği, akranları değildi. Hoyratça çalımladığı, omuz attıkları da onlar değildi. Bizatihi kendi mayasıydı, bunlara maruz kalan. Mayasına, yani kendi toprağına takındığı bu enaniyet gadrin en acımasız suretiydi. Ezilen toprakdaşlarının aslen kendisine delalet ettiği o an, idrak edebileceği bir şey değildi. Ne de olsa haiz olunmuş“muasır bir medeniyet” vardı ve oryantalizm sera medeniyetinin mevsimsiz sunduğu bir üründü.

**

Kamera Arkası

Meslek kazandırmak ve bu kazanımları maksimuma çevirecek bir denklem için, Osmanlı’nın yurtdışına irsal ettiğigüngörmemiş-batıyı bir halt zanneden- evlatlar ilk kurbanlarıydı bu furyanın. 60’lı yıllara rastlayan göçlere tabi yurttaşlar ise acısını şu an sinemizde hissettiğimiz, konjenital değilse de, hemofili olan bir yaradır. Çünkü dindirilmesi mümteni olan bu dış kanama, teşhisi mümkün olmayan bir yerde temekkün etmiştir, tarih sahifelerinde. Yani mercekle baktığımızda dahi bize en uzak nokta geçmiş olanın kendisidir.

Toprağımıza ayak bastıklarında kırmızı halılarla karşılanmasalar bile, krallar gibi hükümran olan bu “güngörmüş” evlatlar, Audi’de ya da Allianz’da müdür değillerdi, velev herhangi bir dairede memur statüsünde de değillerdi. Kendilerinin kapıcı olarak lanse edilmesini istemeyen külhanbeyleri mesleklerini apartman görevlisi olarak tanıtıyorlardı. Burada kapıcının ve yahut apartman görevlisinin bir mefhum olarak, sosyal statü merhaleleri ayrı değildir. Marx’ın altın tepside sunduğu kapitalizm de değil, ama Saint Simon’un ideal olarak belirlediği sosyoloji hudutları içerisinde müdür olmakla kapıcı olmak da bir fark ihdas etmeyecektir. Zaten hakikat çerçevesinde de müdür olmak, apartman görevlisinin olmanın hiç de üzerinde değildir. Çünkü yokluğu-yoksulluğu- idare etmekle, varlığı idare etmek arasında mukayese edilemeyecek bir mücadele ihtilafı vardır. Çok fazla sapmadan asli konuya dönülecek olursa, gurbette ezilmiş gururlarıyla topraklarına dönen göçmen ve yaralı kuşlar, bu kez özne konumuna kendilerini oturtup ezmek eylemini muhataplarına tatbik etmek niyetindeydiler.

Cemalgöçmen külhanbeyinin bir nesil sonraki sürümü. Babasının Yeniköy’deki boğaza nazır lüks villasında gelen geçen gemilere ahkam kesmekle meşgul. Annesi geçen yıl vefat etti, Zincirlikuyu’da müteveffanın gömülmesi için birmezar bölümü aramaktaydı. Müdürlüğe gidip halini arz ettiğinde ise reddedildi, kimseye ihtiyacı olmadığını belirtip tehditler savurarak, parasını öne sürerek mezarı alabileceğini iddia ediyordu. Çünkü o “uzman”card reklamlarındaki gibi düşünemiyor ve paranın satın alamayacağı şeylerden bihaberdi. Zaten paranın nasıl kazanıldığından da habersizdi. O sadece tüketim üzerine kurulu bir dünyaya gelmişti. Çünkü ayrı dünyaların insanıydı Cemal.

( Hiçbir gerçek tamamen gerçek, hiçbir kurmaca tamamen kurmaca değildir.)

**

İşin Aslı

Gurbetçi çocuklarının yozlaşan taraflarının hep dilde kaldığı düşünülür. Onların konuştuğu Türkçe ülkemizde yaşayan yabancı vatandaşların konuştuğundan daha iyi değildir. Hatta çoğu durumda bu sınırın altında da kaldığı söylenebilir. İşaret etmek istenilen nokta onların iletişim anında ettikleri       sürç-i lisan. Hiç de azımsanmayacak düzeyde olan sürç-i lisan hali, onların vatanlarına baktığı tepenin emaresidir. Zira vatanlarına verdikleri kıymet ölçüsünde, belagatleri de bu değere paralel gitmektedir.

Sürç-i lisandan daha içler acısı olan vaziyet, onların sürç-i insan olma haline düşmeleridir. Kelimenin sathi anlamına yapılan bir oyun ve teşbih amaçlı bir lafz hilesi yok burada. Lisanın dile, insanın dîl’e işaret etmesi de yapılan bir nevi kurmaca değildir. Sürçme eylemenin ikisi için de geçerli olabileceği, olumsuz anlamı karşılaması ve sürç-i insan(lık)ın daha büyük bir sorun kesbetmesidir kastedilen nokta.

Çeyrek asırlık süreçte Almanya ve Türkiye arasındaki uçurum tedricen kapanmış, Türkiye ekonomik ve yahut kültür olarak istenilen konuma yerleşmiştir. Şimdilerde o gurbetçi çocuklarının yüzlerindeki ifade değişmiştir. Alayla bezenmiş suratlarındaki ekşi ifade, yerini müşteki bir mahcubiyete bırakmıştır. Mahcubiyetin sebebi inanın ki yaptıklarından duydukları pişmanlık değildir. Onlar sadece muhatabının ekonomik ve kültürel boyutta bu denli gelişmesinden ötürü sızlanmaktadır. Teşbihte hata olmamasına binaen söylenebilir ki, mayaları güzel olan bu insanlar mukayyed sularla ilişkilendirilebilir. Mutlak su özüne hiçbir dış etken karışmamış sudur. Suyun ilk saf hali, mayanın temizliğine benzemektedir. Mukayyed su ise dış etkenlerle birlikte suyun saf halini kaybedip, o mayanın ahlaktan olmasa bile edepten (ahlak ile edep başka bir bahs-i mevzu), insanlıktan nasibini alamamasını ima eder. Çünkü bu toprakların verdiği bu değerler, başka herhangi bir toprak damında alınabilecek türden değildir. Suyu güle boğarsan gül suyu olur, toprağa bularsan çamur olur.

Sürç-i lisan eylemi kabul edilebilir olsa bile, sürç-i insan hali rahatsız edici olmaktadır. Bu vatan acıyı dile getiremeyen bir insanı sinesine saracaktır, ancak acıyı tahkir eden insan halini maddeten olmasa da manen sınır dışı etmeye devam edecektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir