Âlem-i Fâni

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Emanetleri kaybolmayan Rabb’in adıyla. Dünyaya verilmemiş sırların hatrıyla, söylenmemiş türkülerin sadrıyla, bir fakirin kelâmıyla, Bismillahirrahmânirrahîm.

Unutmamıştım ki hatırlayayım ey dost. Şimdi çağın gereğine ait olmayan bir huzursuzluğu hiç terk edememişken hangi cümleleri sığınak edinip çıkayım ilme râm olmuşların karşısına? Beşer geldiğimiz bu dünyada insan olmayı sonra öğretmişlerdi, beşeriyetin sâfiyetini yitirmenin akabinde insanlığın vasıflarından biri olan şeytana verilen tâvizlerin en neşelisi karşıladı bizi. Evet, burası dünya idi, ve alışacaktık. Evveliyle ‘Oku!’ diyenin ısrarını hatırladık her seferinde kendimizi arayarak.  Şimdi yazılacak en güzel şiirin bu dünyaya ait olamayacağına nasıl inandırayım kendimi? Bir ilim dergâhı kabul ettik âlem-i fâniyi. Bâki olana ulaşmanın başlığı olan bir çatı altında derdi büyükler toplanmış. Herkes en çok kendini özlüyor burada. Talep edenlerin dilini ve kalbini korkak alıştırmalarına şahit oluyoruz. Öfkesini soylu, dinini ise sağlam yetiştirmelerine…

Aynaya bakınca kendinizi görememek nedir bilir misiniz? Karşınızda size benzeyen, gülüşünüze aceleyle eşlik eden, mimikleri sizinle eşleşen, uyuşuk yansımanın siz olmadığını biliyor olmak ne demektir? İşte bunu öğreniyoruz burada aziz dost, sıradan olmamayı öğreniyoruz. Kalbimize akletmeyi öğretiyor, gemiyi bekleyerek değil arayarak ölmenin vicdâni huzurunu karşılıyoruz. ‘Anahtar talebeye verilir, herkes kendi kapısını kendisi açmaya çalışır.’ demişti bir hocam. İşte bu ilim dergâhında kırılan anahtarlara sabrı yakıştırıyoruz, evveliyle gönül kapılarını sonrasında ise dünyevî kapıları aralıyoruz; içimizdeki biz çıkıyor karşımıza. Hüznün aksesur edilişini, şık kıyafetleri, pahalı cümleleri, modern dertleri de görüyoruz elbet… Dejenere olmaktan, hiç kalamamaktan korkuyoruz.  ”İlahî ente maksûdî…’’ Dil ve gönül ilahi rızada birleşmenin sürûrunu yaşıyor kimilerinde. Bazen ise basit bir başlık uğruna içli bir içerik hebâ ediliyor. İmtihanın seçici soruları giriyor devreye.  Herkesin herkesi dinlediği, kimsenin kimseyi anlamadığı bir zamanda bin susup bir konuşmayı öğretiyorlar burada. Ne halimiz varsa göremiyoruz, zira hepimiz edilmemiş duaların tedirginliğini yaşıyoruz. İçimizdeki nefreti besleyecek oluyoruz, ‘zorlu nefis’ diz çökmeyi öğreniyor önümüzde. Hepimiz acemiyiz burada, içinde bulunduğumuz âlem geçici, oyuncuları acemi…

Hani durakta ineceğini bilmeyen bir yolcu düşünün; ya gerçeklerini erteleyecek, ya da hakikatine gecikecek, öyle değil mi? İşte burada olmaması gerekenlere gecikiyoruz, ‘iyi ki ‘ ile başlayan cümlelerin sahibeleri oluyoruz kimi zaman. Kaybetmek mefhumu âlem-i fânide ise, can içre hissedilen bir yoksulluk olmaz imiş, “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı “(Ankebut, 29/64)
ayetini okuduktan sonra ekleyen gül yüzlü Efendimiz’in Hattab oğluna seslenişini hatırlamaz mıyız?
“İstemez misin yâ Ömer? Dünya onların olsun, ahiret de bizim!

‘O’nu arayarak bulamazsınız, lakin O’nu bulanlar ancak arayanlardır.’ der şair. Öyle güzel kaçıyoruz ki, kendimizi bile yakalayamadık. O’nu nasıl bulacağız? Yol bulmayı öğrenerek, yol açmayı öğreterek… Burada yolcu olmayı öğreniyoruz. Yolcu kalmayı, yollarda yol olmayı…

Biliyorum aziz dost, İmtihanın sonuna dek doğru çıkma olasılığı düşük olan ikinci bir şıkkın tâlibiyiz hepimiz. Biz sustukça konuşuyor şeytan, biz ağladıkça gülüyor. Gönüllerin mimârına yakarıyoruz sabrımızı sükût eylesin diye. Hatta öyle ki fazlaca sorguluyoruz bu çatı altında. Kim yalnız kaldığında düşünmemiştir ki: Topraktan gelen beşer, toprağa girmeden ateşi andırabilir mi Allah’ım?

Öksüz garipliğimiz var iken hiç olmayı nasıl beceremiyorduk? Kabirden evvel gönüllere gömülmeyi nasıl beceriyorduk? Düşünüyoruz burada; bazen noktalaşsak diye. Düşünmekten korkmamayı öğreniyoruz burada, fert olmanın şuuruyla demlenmemişlerin her söylenene kafa sallamalarını hoş görmüyoruz. ‘Yolda yürüyoruz diye asfaltı eleştirme hakkı elimizden alınamaz.’ diyen insanların söylemlerine değer veriyor, Hakk’ı ve hakikati gözetenlerden olmaya çalışıyoruz. Âlem-i fâniyi bir ilim dergâhı kabul ettiğimi söylemiş idim aziz okur. İşte o çatı, gönüllerin kesiştiği bu çatıdır. İlim her yerde değil midir arayan için? Bizler ikinci bir kanadımız olan ilmimize yoğunlaşmış iken her âdemin bir âlem olduğunu da hatırlatmış olalım bu vesileyle. Herkesin kusursuz olacağı bir düzende imtihanın vâr olması düşünülebilir miydi? Bu yüzden beşeriz aziz dostum, az beşer, çok insanız. Hatalarımız oldu ve dahi olmaya devam edecek. Havf ve recâ arasında bulunmak değil midir bir Mü’minin vasfı? Hûd sûresiyle ihtiyarlamak bizlere de nasib olsaydı…

Hâsıl-ı kelâm söz hakkı isteyen kalbinize dönün, kalplerine dönsünler, kalbimize dönelim. Dünya hep yenik ve yaralı kalacak, biz ahlâki savaşların gâlibi olalım. Şimdi cümleler biriktirmeliyiz, susarak, inanarak…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir