Varlığın Görüş Alanı İnsan Alemine Genel Bir Bakış

Varlık kapsam alanı dışında uçsuz bucaksız, ufkun ötesinde yer alan bir bütün, bir oluş ve varolduğu günden beri değişim içinde olan gerçekliktir. Bilgisiyle örtüşen nesne gerçektir varolmayan bir nesnenin gerçekliğinden de söz edilemez. Varolan insanı inceleyen varlık felsefesinden bahsediyorsak hele ki; akıl irade ve düşüncenin bir arada toplandığı varlık söz konusu ise daha ayak basılmamış, zirveye çıkarken sert adımlarla izimizi derinlere bırakacağımız uçsuz bucaksız bir dağ bekler bizi.

Varlık felsefesinin temeli olmazsa olmazı insan… Bilgi, sanat, siyaset, ahlak ve din felsefesini içine alan varlığın inceleme alanında kimi zaman sarp kayalıklardan hedef olan yolumuza güçlü adımlarla ulaşacağımız, kimi zaman ise yere sağlam bastığımızı sanıp aslında buz tutmuş bir gölün üstünde, hedefe kilitlendiğimiz yolun, attığımız adımlarla paramparça olan buzulların altındaki gölde kendimizi bulacağımız varlık felsefesinin en karmaşık ve dönüm noktası olan insan… Bırakın iki kelimeyle anlatmayı ömür yetmemiştir ki insanlığa insanı anlatmaya. Ne Şeyhler ne Dervişler nice Yunuslar nice Mevlanalar kendilerini çözememişler ki bizler insanlığı çözelim.Kur’an’da bahsedildiği gibi fıtrat üzere doğmuşuzdur.Düşünen insan için evrenin düzeni ve kainatın ‘’varoluşu’’ içinde ne mucizeler gizlidir,gerçekten ibret vericidir.Niçin varoldum? Evren nasıl varoldu ve nasıl bir değişim içinde? Sorularına aradığı yantı bulacaktır. Allah’ın sonsuz kudreti karşısında eriyip biten Yunus Emre der ki ‘’…Cennet cennet dedikleri /Birkaç köşkle birkaç huri /İsteyene Ver anları /Bana seni gerek seni… ’’ Onun için Yaradanı görmek cennettir. Hatta çıktığı her basamakta katettiği nefis mertebelerinin Allah’a giden yolları açması, kulun rabbine kavuşmasıdır Cennet. Ateş yakar küle çevirir alabildiğini,’’Aşk’’ ateşi kavurur külliyen eritir sevdası Allah olan Mecnun ve Leylaları… Gerçekten içebildiyseniz ‘’Aşk’’ın şarabını işte o zaman anlarsınız değişim halindeki oluş olduğunuzu. Akıl, duyu, deneyim ve sezgilerin birleşiminden meydana gelen oluş olduğunuzu. Peki hep tozpembe mi olacak hayat? Akıl,duyu ve sezgilerimiz merakımıza cevap olup soru işaretlerini silebilecek mi? Aklın da yarı yolda bıraktığı olacaktır muhakkak yoksa eksiklerden münezzeh olan yüce Allah(C.C) neden yaratsın bu dünyayı, neden imtihan etsin bizleri? Onun delilleri apaçık ortadadır, insan aklının alamayacağı hadiseler O’nun tarafından bilinmektedir. Aklın yanında Kur’an ile birlikte aydınlanır hak yolunun basamakları, Akıl ve Kur’an en önemli iki kaynağımızdır.

Varolan insana genel bakıştan yola çıkarak bilgisinin nesnesine uygunluğu olan gerçeklik nedir ve nelerden meydana gelir peki? Gerçeklik birbirine indirgenemeyen iki tözden oluşur. Görüşlerine benim de katıldığım Descartes’e göre madde ve ruh birbirinden farklı fakat aynı ölçüde var olan iki tözdür, dinimize göre de mantıken insan tarafından algılanan varlık yok kabul edilemez aynı zamanda Kur’an’da ‘’Siz ne kadar az düşünüyorsunuz!’’ ifadelerinin bulunduğu ayetler akıl, irade ve sayesinde gerçekleştirdiğimiz düşünce yetimizin bize hediye edilen en güzel nimet olduğunu bu örneklerden yola çıkarak felsefe ve dinin birbirini destekleyerek sistemli bir bütün halinde hareket ettiğini görmekteyiz. Kant’ın savunduğu gibi akıl ve duyular birlikte kullanıldığı müddetçe varlık bir bütün olarak incelenebilir ve gözlem alanımızda birbirinden farklı algı, his ve düşüncelere sahip olan ‘’insan’’ faktörüyle karşı karşıya kalırız. Daha önce böyle bir söz söylenmiş midir bilemem ama üstünde durulduğunda birçok anlam ifade eden kendi sözümden bahsetmek istiyorum.’’Düşündüğümüz kadar düşünülüyor muyuz? Yoksa düşünüldüğümüz kadar mı düşünüyoruz?’’Kimse birbirini sevmek zorunda değildir lakin her insan birbirinin özgürlüğünü kısıtlamadan, birbirine saygı duyarak yaşamak zorundadır zaten birbirimizi sevmeyi bir başarabilsek “Yaradılanı sevdim yaradandan ötürü’’ diyen Yunus gibi olabilsek, selam aldığımızda daha güzel bir biçimde karşılık verin diye buyuran Efendimiz’in dediği gibi vermenin sünnet almanın farz olduğu selamı bir yayıp, barışı hakkıyla öğütleyebilsek, Farabi’nin ütopyası ”Medinet’ül Fazıla” ütopya olmaktan çıkardı da gerçeklik ünvanı kazanmaz mıydı? Ne zaman bilinçli hareket edebilseydik o zaman bir nevi insanın maneviyeten insana zulmü olan resmi işler, hukukun dayatmaları ve sabrımızı zorlayan işleyiş(!) ve düzen(!) olur muydu? Birbirimizin acısını hissettiğimiz, yaşadığımız kadar insanız, emek ettiğimiz düşündüğümüz kadar ideal bir varlığız. Tüm insanlığı hak, ödev ve sorumluluklarımızı gözden geçirmeye, ideal ve iyi bir insan olma yolunda ne kadar çaba sarfettiğimizi uzunca düşünmeye davet ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir