Hoş Geldin Dost

Tarih Rebiûlevvel ayının 11’i, gün kutlu doğuma gebe.

Yer Konya Alâeddin Tepesi, şehir öylesine hazırlanmış ki, her yer onu bekliyor.

Güneş bir başka parlak bugün, insanlar bir başka telaş içinde, toprak yemyeşil çimene bezenmiş, laleler, güller, sümbüller bir başka açmış bugün.

Ağaçlar havaya kucak açmış, yeşilin her tonunu O seviyor diye dallarına asmış, kuşlar en güzel aşk nidalarını fısıldıyor semaya, çocuklar en güzel elbiselerini giyinmiş, sanki hiç görmedikleri bir sevdiklerini beklemedeler. Analar hayırlı bir evlat beklemedeler, babalar bir yetime kucak açmış; şefkatle beklemedeler.

Tepenin etrafında her zaman dönen tramvay bir başka salınıyor bugün, araçlar bir başka seyir halinde, kornaları bir başka çalıyor bugün, saygıyla süzülüyorlar yollarda.

Rüzgâr, havada küçük türbülanslarla raks ediyor, çiçekleri okşuyor, insanları okşuyor, O gelmeden O’nun geliş müjdesini fısıldıyor.

Tarih Rebiûlevvel ayının 12’si, gece kutlu doğuma gebe.

Yer Mevlâna Müzesi, yani Mevlâna’nın mekânı, semah mekânı, sevginin ve hoşgörünün mekânı. Destursuz girilmez ondan izin almadan önce. Herkes, O gelecek diye Pirden izin istemiş, destur almış, bekliyor.

Havada bir serinlik, sanki ateş gedeler sönüyor, hafif bir sarsıntı, sanki günümüz Kisralarının sarayları yıkılıyor, rahmet dolu bulutlar görünüyor kuraklığı örtercesine.

Ve bembeyaz cübbesiyle, sağ omzuna sarkıttığı yeşil sarığıyla yar görünüyor, yeşil kubbenin orta yerinden bir güneş gibi nasıl da ışıl ışıl doğuyor. Sağında Ebu Bekir ve Ömer, solunda Osman ve Ali. Ümmetine bakıyor gözlerinde tebessümle ve gül kokusu yayılıyor ortalığa.

Hissedin,
Bakın! Birinizin saçını okşuyor,

Birinizle musafaha etmek için yönelmiş adım adım geliyor, bir diğeriniz eline kapanmış şefaat bekliyor.

Göz gezdiriyor kalabalığa, işte Hamza, işte Enes Bin Malik, işte Mus’ab Bin Umeyr, işte Bilal, işte Ammar ve diğerleri. Her birinizi bir sahabeye benzetiyor, öyle görüyor sizleri.

Hanımlar kısmına bakıyor hayâ ile, birilerini arar gözlerle. İşte gözümün nuru dediği Fatıma, işte Aişe, işte Hatice, Zeynep, Sümeyye ve diğerleri.

Salon kapısının arkasına gizlenmiş birini fark ediyor, Vahşi değil mi o, her zaman ki gibi kapı aralığından, perde arkasından izliyor sevgiliyi. ‘Gel!’ diyor Nebi eliyle işaret ederek ve amcası Hamza’nın yanında yer açıyor Vahşi’ye, rahmet peygamberi.

O geliyor, açın kapılarınızı, toparlanın, sıklaşın, nazlı nazlı dizinizin dibinde, yanınıza oturmak için yâr geliyor.

Her şey ve herkes lisanı hâliyle hoş geldin diyor.

Hoş geldin ey dost, hoş geldin. Salât ve selam Sana olsun, Allah Sana, âl ve ashabına, tüm ümmetine rahmet etsin.

İlk gelen Sen’din ve zaten hiç gitmedin…

Bilir misin; Sen’den önce gelmiş olanlar, Sen’i göremeden gittiler. Biz Sen’den sonra gelenler, Sana gelmek için sırasını bekleyenler, Sen’i görmeden bilenler, sesini duymadan dinleyenler, gül cemalini bir ok gibi ruhuna saplayanlar, Sen’in gibi olmayı isteyenler ve Sen’i her şeyden çok sevenler, Sen’den şefaat beklerler.

Peki, Sen bekler misin kutlu doğum sabahlarında selam gönderenini, salavat getirenini. Yağmurlu nisan akşamlarında, puslu gecelerde, ıssız mabetlerde veya her hangi bir yerde Sen’in hürmetine af dileyenlerin haberini getirir mi melekler.

Melekler müjdelerler mi Allah’a, milyarlarca insan bu gece Rasul’ün için toplanmış, onlar Sen’in Rasul’ünü çok seviyor diye.

Kab Bin Maliklerin burada, Eneslerin, Bilallerin burada, torunların Hasanlar Hüseyinler var burada, içimizde amcanı öldüren Vahşiler var, tövbe etmiş, pişman olmuş, başları önlerinde Sen’den şefaat beklerler.

Sen de sever misin Sen’i seven âşıklarını, cennetin kapısında bizim Sana şimdi hoş geldin dediğimiz gibi bekler misin bizleri de… Yeşil sancağının altında, dikenli yollardan, tutsak olduğumuz kafeslerden, zincirlerden kurtulup Sana gelenlerini bekler misin?

Gelirim ey dost; ayaklarım kanasa da dikenlerden, dar kafeslerden kurtulup, kırıp zincirlerimi yine Sana gelirim. Gelmezsem Sana, Sen’sizlikten yok olurum. Yolunda ölmek için, Sen’i ararken, Sen’de tükenmek için gelirim.

Yalınayak, başı açık dosta kavuşmanın hayaliyle çıktım yola. Gül’e doğru savurdu rüzgâr beni. Dağın bağrındaki ateşten, kâinatı ısıtan güneşten sordum gül diyarını. “Güllerin Efendisi’nden destur almak için ne lâzım.” dedim. O’nun adını duyunca; dile geldi dağlar ve taşlar, tebessüm etti güneş. Hepsi bir ağızdan, “Teri gül kokan Gül Sultan’ndan kabul görmek için seher kapılarının önünde kul olasın, bel kırıp boyun burasın. Hakk’a yönelip el pençe divan durasın.” dediler…

Âh Efendim, Can Efendim!

Dosta giden çile dolu yollarda, getirdiğin huzura, nurunun aydınlığına muhtacım. Bilirim kılavuzu Sen’sin dosta çıkan yolların, haritası Sana emanet edilmiştir gül coğrafyasının. Günahkâr bedenimi yüklenip azıksız bir heybeyle, nuruna kavuşmak ve şefaatine ulaşmak için yöneldim kapına. Güneşin ağlayarak doğduğu bir vakitte, sızlanışım vardır ney misali. Serin seherlerde uykularımı kaçıran hasretin vardır. Sen’i ararken rüzgâra döktüm derdimi. Sessiz bir ‘âh’la kanatlandı kuşlar. Ağır ağır aktı mavi bir menzile doğru bulutlar. Kanayan gül yapraklarından, yaralı bülbüllerden geldi selâmı baharın.

Hayalini kurdum binlerce yıl uzaktan. Bir tebessümüne hasret kaldı günahkâr bakışlarım. Gel Efendim, bir gece yarısı cesedime can olmak için gel, damarlarıma aşkınla dolmak için gel!

Ah Efendim, Gül Efendim!

Aşkının odunda pervaneler gibi can verip yansam. Rabb’ime giden yolda dünyadan firar kılsam, merhametinin gölgesine sığınsam. Ürkek ceylan misali yanına sokulsam. Bir yolunu bulsam, muhabbet membaı olan gönlüne aksam.

Anlasam! Vuslata ne zaman ferman gelecek? Beni de çağırır mı çağları delen sesin Efendim? Bir dua sonrası ay yüzünle yüzüme bakıp, “Günahkâr olsan da gel!” der misin?

İçimdeki sancının adı nedir, Efendim? Nedir beni bu zamansız mekânsız hasrete çeken, bu yüreğimdeki ağırlık, bu mücrim halimle ötelere duyduğum iştiyak da ne? Nerededir gönlüne akan yol? Sana vuslatın şartı can mıdır söyle? Kurban olsun canım Hakk’ın yoluna, vuslatına ferman gönder Efendim.

Bedenim kafes Efendim, kalbim tutsak bir güvercin gibi titriyor kafesinde. İsmini ansam gecenin ıssız saatlerinde, bir cuma sabahı uykuyu beyninden vurarak duaya dursam, gül kokan bir muştuyla gelir mi melekler, senden bana? Bir gece kirpiklerim kapansa; Sen, gül kokunu yüklenerek bir bahar edasıyla gelsen, güneş gibi ısıtsan buzdan duygularımı. Rüyalarım şeref bulsa güneşi kıskandıran cemalinle. Taif dönüşü ettiğin dua hürmetine kabul görsem tarafından, Efendim…

Ey taşlarla bile konuşan Sevgili! Bir gün gelsen bana, ağlayan gözlerimin tâ içine sürmeli gözlerinle nazar kılsan, nurun aksa gözlerinden gönlüme. Ve öylece yanarak menziline varsam.

Eğer dünya bir nefeslik dar mekânsa ve bu mekâna gelmek imtihansa kul için, Mecnun eyle beni de gerçek Leyla’ya. Candan canandan, geçerek Sana geleyim Efendim. Şehadet olsun Sen’sizliğin bedeli. Bir kor saç ki içime, ocaklar gibi yanayım. Bu can yoluna kurban olsun ve anam-babam sana feda olsun Efendim.

Kalbimin çekirdeğinde inceden bir sızı; bu sızı Sen’den Efendim. Sen’sizlikle imtihan etmesin beni Yaradan. Bu diyarlarda vakit dolmadan, ölüm meleği emanetini almadan, güneş guruba kaymadan, vaslına ermekle müjdelesin. Beni bensiz bıraksın; ama Sen’siz bırakmasın.

Ah Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!

“Kefenimi saçlarımdan giymeye başladığım şu demde”, Sana döndüm yüzümü. Dualarım, hep Sen’den yana. Kapanırken bu âlemde gözlerimde perdeler, Sen tut ellerimi. Şefaat eyle bu aciz ümmete.

Gel efendim, gel… Kutlu doğumlarda gel ve her günümüzü kutlu doğum eyle.

Gel efendim, kutlu doğumlarla gel …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir