Kâinatın Kilidi Mekke’nin Fethi

Âlemlerin Rabbi, Zaferlerin Sahibi; Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Zifiri karanlığında aşk’ın nûr’unu besleyen çöl, bir gece yarısında yine hüzünle harmanlanmıştı.

Kureyş kabilesi, Hendek Savaşı’ndan sonra yapılan Hudeybiye Antlaşması’na bağlı kalmamış, Müslümanların müttefiki olan Huzaa kabilesine saldırma kararı almıştı. Safvan Bin Ümeyye, İkrime Bin Ebû Cehîl ve Süheyl Bin Amr gibi Kureyş ileri gelenleri de yüzlerini gizleyerek bu baskına katılmış, Mekke’nin güneybatısındaki Vetir suyunun kenarında namaz kılan Müslümanlara saldırmış ve yirmi kişiyi şehîd etmişlerdi.

Çölün bağrına bir kez daha hüznün ateşi düşmüştü. Rahmetin tecellisi olan Vetir suyuna, Rahman için akan kanlar karışmış, damlalar O’nu anarken dökülen kanları görünce bir kez daha Yunus Peygamberi hatırlamıştı. Ve suyun her zerresi zalimlere şu sözü hatırlatmıştı; O, deniz olduğu hâlde batırıp boğacağı Firavun ile İsrâiloğulları’nı tanıyıp ayırt etti. Şimdi Firavun da Musa (a.s.) da belliydi.

Adi bir saldırıdan sonra çöl, yine sukûtun suikastine uğramış, Huzaa kabilesinden Amr Bin Sâlim ve Büdeyl Bin Verkâ önderliğinde kırk kişi, gönüllerinde hüzün, gözlerinde çölün güneşi kadar kavurucu bir öfke ile Allah’ın Resûlü’ne haber vermek üzere Medine‘ye doğru yola çıkmıştı.

Medine’ye vardılar. Yaşanan ihaneti Hz. Peygamber’e anlattılar. Amr Bin Sâlim “Kureyşliler verdikleri sözde durmadılar, Hudeybiye Antlaşması’na bağlı kalmadılar.” derken gözlerinden süzülen yaşlar, çöldeki her bir kum tanesini kavurdu. Fakat Kâinat’ın Efendisi ayağa kalktı, başta Şehirlerin Anası Mekke’yi sonra tüm kâinatı Peygamber muştusunun sevinci sardı: “Şimdi haber salın yeryüzüne. Allah’a ve âhiret gününe imân edenler Medine’de toplansın.”

On yıl sürmesi planlanan Hudeybiye Antlaşması, daha iki yıl geçmeden Kureyşliler tarafından bozulmuştu. Fakat Allah Resulü’nün bu sözü, İslam’ın tüm cihâna yayılacağının habercisi olmuştu.

Hicretin sekizinci yılında Ramazan ayının onunda bir Pazarteside Mekke, kızgın kum fırtınalarını gölgede bırakacak ve tüm kâinatı saracak bir aşk ateşini hissetmişti gönlünde. Sekiz yıl süren bir özlemin kavurucu ayrılığıyla vuslat muştusunun nûruyla hemhâl olmuş, mahzun bir edâyla tebessüm ediyordu Mekke; Güzeller Güzeli’ne, Kâinat’ın Efendisi’ne…

Kapkaranlık gecelerde kapkaranlık gönülleri barındırmaktan usanan Mekke’nin zihninde, Resulullah’la (s.a.v.) hicret etmeden önceki gece ettikleri sohbet kalmıştı. Allah Resûlü “Ey Mekke! Sen benim için bütün dünyadan daha değerlisin ama senin insanların beni rahat bırakmıyor.” diyerek veda etmişti o gece. Resûllullah’la birlikte “Ben sizin putlarınıza değil, kendinden başka ilâh olmayan, yerlerin ve göklerin Rabbi, Mekke’nin sahibi olan Allah’a imân ediyorum.” diyen herkese mezar olmuştu Mekke. Yaşanan zorlukların şâhidlerinden biriydi gönlü güzel, imânı güzel Hz. Sümeyye, onda öyle bir imân vardı ki ona nasip olmuştu ‘İslam’ın ilk hanım şehidi’ olma şerefi. Ve yine o göstermişti bizlere teslimiyeti. Hz. Sümeyye’nin şehid edilişine şahid olan oğlu Ammar İbni Yâsir, bu acı karşısında yıkılmamış, şirke düşmemek için çırpınan, ezâ ve cefâlara sabırla direnen bu mü’min ailenin terk-i diyâr ettiği gibi o da çok sevdiği Mekke’den ayrılarak Medine’ye hicret etmişti. Tabii bu güzel isimlerle beraber onlarca sahabî…
İşte bu vedâdan tam sekiz yıl sonra vuslat için Allah’tan emir gelmiş, bu emir tüm Müslüman kalpleri sevindirmişti. Sinelerinde imân nûrunu taşıyan herkes, Resulullah’ın söylediklerini işitmiş, Allah’ın Evi olan Kâbe’ye kavuşma arzusuyla Medine’ye gelmişti.

Peygamber Efendimiz (sav) Mekke üzerine sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra on bin kişilik bir ordu ile Mekke‘ye doğru harekete geçti. Hücuma geçmeden önce ordusunu Zî Tuvâ denilen mevkide Zübeyr Bin El-Avvâm, Sa’d Bin Ubâde, Hâlid Bin Velîd ve Ebû Ubeyde Bin Cerrâh’ın komutanlıklarında dört kola ayırarak her birine Mekke’nin farklı yerlerinden girmeleri emrini verdi. Allah Resulü “Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça, hiç kimseyle çarpışmaya girmeyeceksiniz, hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz.” diyerek, İslam’ın özündeki merhamet cevherini bir kez daha göstermişti. Ve ertesi sabah, artık vuslatın vakti gelmişti.

Ordunun üç grubu herhangi bir direnişle karşılaşmadan şehre girmişti. Fakat Hâlid Bin Velîd’in idare ettiği birlik; Ebû Cehîl’in idaresindeki müşriklerin saldırısına uğradı, iki ensâr şehîd oldu. Kafîr ordusundan yirmi kişinin öldürülmesi saldırganları geri çekti.

Nihayet Allah Resûlü (sav) Mescid-i Harâm’a girerek Safâ Tepe’sinde bütün birlikleriyle buluştu. Dillerinde Allahu ekber nidâları, gözlerinde kendilerinin ve Allah için şehîd olan sahabelerin yaşları vardı. Ve gönüllerindeki özlem ateşini söndüren Allah’a şükrediyorlardı.

Kâinatın Efendisi (sav) Kâbe’de ilk tavafını gerçekleştirerek Rabb’ini zikretti. Âlemler Rabbi’nden gelen “Hak geldi batıl zâil oldu, muhakkak ki batıl zâil olucudur.” (İsrâ, 15/81) âyetini okuyarak içeride bulunan bütün putları parçaladı. Sonra Bilal-i Habeşî’ye işaret ederek Kâbe’nin üzerine çıkıp ezân okumasını istedi. Mekke semâları bir kez daha tevhîdin sesiyle titredi. Resûlullah (sav) daha sonra Kâbe’de ilk hutbesini verdi:
“Allahtan başka ilah yoktur. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Allah vaadini yerine getirdi ve kuluna yardım etti. İyi biliniz ki bütün câhiliye adetleri, bütün mal ve kan davaları ayağımın altındadır. Benim halimle sizin haliniz, Yusuf’un kardeşlerine dediğinin tıpkısı olacaktır. Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi ben de diyorum: Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Allah, sizi bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir. Gidiniz; sizler serbestsiniz.”

Artık tüm kâinat yeni bir gönül baharına gark olmuştu. Arş’ın gölgesinde arzın merkezinde olan Mekke’nin Fethi’ne bu âyetlerle birlikte Âl-i İmrân Sûresi 195. âyet de ayna olmuştu: Bunun üzerine Allah, onların dualarını kabul etti…(Dedi ki) Onlar ki hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun ki ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfâtların en güzeli Allah katındadır.

*Bu yazı İKRA’R Dergimizin altıncı sayısında yayımlanmıştır.


Yararlanılan Kaynaklar
• Belâzürî, Futûhu’l-Buldân (Beyrut 1987, s. 49-50)
• Buhârî, Meğâzî 48; Vâkıdî, II, 814-822
• Vâkıdî, II, 789, İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, (Beyrut ts.IV, 31-38)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir