Postmodern Fabl

Saat 11.00, öğle yemeği vaktiydi. Beklemeye başladım, geleceğini ümit ederek. Birkaç gün öncesine kadar her gün gelirdi çünkü. Kahverengi deri çantasından içi mamayla dolu şeffaf bir poşet çıkarırdı. Yuvarlar, kıtır kıtır ve lezzetli mamalar… Böyle bir ziyafetin karşısında bir kedinin neredeyse başka hiçbir şeye ihtiyacı olmazdı ki. Kulaklarıma kadar poşete gömülüp karnımı doyururdum. Bazen eliyle ikram ederdi yemeğimi. İşte o zaman gerçekten keyiften dört köşe olurdum. Ne zaman üniversitenin bahçesinde onu görsem, gözlerime güneşler doğardı. Ona baktığımda gördüğüm ilk şey şefkatti. Hele elleriyle gıdığımı okşadığında mırlamadan duramazdım.

Her zaman koyu kahverengi, uzun bir kıyafet giyerdi. Başının üstünde de bir örtü olurdu. Bunu neden taktığını bilmiyordum ama ona yakışıyordu. Zaten tek onun yaptığı bir şey değildi bu. Başındaki tüyleri örtüyle örten başka kızlar da vardı. Sonra mesela elleri. Ellerinde hiç tüy yoktu. Bu beni her zaman şaşırtırdı. Tüysüz olmasına rağmen yumuşaktı da. Bilemiyorum işte, ellerinde de şefkat vardı. Bu düşüncelerle oyalanırken onu gerçekten çok özlediğimi fark ettim. En son polislerle tartışırken görmüştüm. Polisler kolundan tutmuşlardı, çekiştiriyorlardı habire. Olanlara gerçekten anlam verememiştim. Gerçi hala anlam veremiyorum ya…

Neredeyse tüm öğrencilerin kafasında tüyler vardı; siyah, kahverengi, sarı hatta pembe ve  mavi tüyler… Onun ve arkadaşlarının tüyleri gözükmüyordu. Diyorum ya, örtmüşlerdi. Dışarıdan baktığımda görebildiğim tek fark buydu işte. Tüyleri gözükenler ve tüylerini örtenler. Acaba tüyünü örtmek suç muydu? Öyleydi sanırım. Neler olup bittiğini gerçekten anlamak istiyor fakat politikadan anlamadığım için kendime kızmaktan öteye gidemiyordum. Hadi ama! Ben bir üniversite kedisiydim. En azından başına bir örtü koymanın neden suç olduğunu öğrenmek hakkımdı.

Güneş yükselmişti, tam tepemde parlıyordu. Bu bile keyfimi yerine getirmeye yetmedi. Kampüsün kapısına doğru ilerledim. Kapının önünde bir sürü polis bekliyordu. Ne olmuştu? Acaba savaş mı çıkmıştı? Ya da biri bomba mı atmıştı başka birilerinin üstüne? Yine anlamamıştım. Savaştan da anlamazdım zaten. Kültürsüz kedinin tekiydim işte. Kampüs kapısının önündeki polislere diktiğim gözlerimi diğer tarafa çevirdim. Bir sürü kız vardı. Tüylerinin üstüne örtü örten kızlardı hepsi. Tıpkı onun gibi… Kaybolmaya yüz tutmuş umutlarım yeniden canlandı bir anda. Koşmaya başladım. Kalabalığa doğru ilerliyordum. Biliyordum, oradaydı. Biliyordum işte. Nedense buna tüm kalbimle inanmıştım. İnsanların arasına daldım. Birkaç kız ürküp kaçtı benden. -Kızlar neden kedilerden korkar hiç anlamıyorum.- Yoluma devam ettim. İnsanların ayaklarının arasından geçiyordum hızlı hareketlerle. Hep onu arıyordum. Tam bu sırada durdum. Tüm kızlar aynı gibiydi. Hatta kampüsün içindeki siyah, kahverengi ve sarı tüyleri olan kızlar da farklı değildi onlardan. Bu kadar benzerken, bir kısmının dışarıda bir kısmının içeride kalması bu örtü meselesi miydi yani? Kulağa saçma geliyordu lâkin anlamıyordum işte politikadan. Hukuk bana çok uzaktı. Kültürsüz bir kediydim en nihayetinde. Koşturmaya devam ettim. Yoktu; belki de bunu kabullenmem gerekiyordu. Ama yine de ümidi kesmeyecektim. Arkalara doğru ilerledim. Çantasından sarkan şeffaf poşetten tanıdım onu. Biraz yıpranmış gibiydi. Orada öylece dimdik, bir anıtmışcasına dikiliyordu. Yüzünde öfke vardı. Yüksek sesle bir şeyler söylüyordu. Ama bence bu hali bile fazlasıyla şefkat doluydu. Yanına gidip bacağına sürtünmeye başladım. Kafasını aşağı indirince beni gördü. Bir anda çökmüş avurtlarının normale döndüğünü, yorgun yüzünün dinginleştiğini ve yine güneşlerin doğduğunu sandım. Bunların hepsi bir saniyede oldu. Sonra karnımdan kavradığı gibi kucağına aldı beni. Dikkatlice tuttu ve kalabalığın arasından çıkmaya çalıştı. Uzun süren “Pardon” ve “Müsaade eder misiniz?”lerin sonunda oradan uzaklaşabildik. Belli ki yorulmuştu. Yere çöktü, kucağına yayıldım. Çantasından mamamı çıkarırken parmaklarının titrediğini fark ettim. Derin bir nefes aldı, göğüs kafesi acıyla şişti. Sonra her şeyden kurtulmuşcasına verdi nefesini. Bu sefer avcunda ikram etti yemeğimi. Tam yiyecekken pıtır pıtır damlalar düşmeye başladı. Kafamı kaldırdım, gözyaşlarıydı.

“Kedi” dedi. Gözlerine baktım, gri ve pusluydu. “Bizim suçumuz ne?”

“Diğerlerini bilmiyorum ama bence senin bir suçun yok, sen çok iyi bir insansın.” dedim. Ve ekledim: “Sanırım problem tüylerini örtmen…” O beni duymadı ama hissettiğine adım kadar emindim.

“Beni neden okulumda, şehrimde, ülkemde dışlıyorlar?” dedi.

“Yoksa sen de mi politikadan anlamıyorsun?” dedim içimden.

“Hepimiz insan değil miyiz?” diye sordu sonra.

“Evet” dedim içimden. “Tüyü gözüksün ya da gözükmesin, ne fark eder ki?” Pençelerimi oynatıyordum bunları derken. Kararlıydım, zulme bir tırmık da ben atacaktım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir