Demet Tezcan

İkra’r Dergi Sayı: 2 • Nisan-Mayıs 2016
⋅ Röportaj: Zennur Çalık

28 Şubat. Evet, bu iki kelime çok şey kaybettirdi bize o vakitte. Nelerden vazgeçilmedi ki o kara dönemde. Önce hayâllerden sonra arkadaşlardan, annede, babadan ve vatandan. Çoğu şeyi kaybetmelerine rağmen ‘Bu zulüm, kazanılacak zaferin müjdecisidir. Bu kara günler, gelecek aydınlık günlerin habercisidir.’diye el açtılar Rahmet’e.’Bu zulüm bin yıl sürecek!’ dense de sürmedi, süremezdi de. Rahman izin verir miydi Bâtıl’ın zaferine!
Mavi Marmara. Gazze’nin yaralı gönlünü biraz olsun sarmak için amade. Lâkin kâfir durur mu? Vuracaktı bir darbe. Ama Mavi Marmara, tüm bunlardan azade, duyurdu İsrail’in zulmünü dünyadaki millete.
İşte, 28 Şubat tanıklarından, Mavi Marmara’nın yolcularından Gazeteci-Yazar Demet Tezcan. O, hem kalemiyle, söylemiyle hem de eylemiyle biz unutmayalım diye, her zaman başka bir yerde bu davayı zikretmekte. Demet Tezcan’ı ve tanık olduğu tarihi olayları anlamak ve anlatmak için yaptığımız röportaj sizlerle…

İkra'r Dergi Demet Tezcan

Yaptığımız küçük çaplı araştırmalara göre, ilk gençlik yıllarınızda kendi araştırmalarınızla örtünmenin gerekliliğine inanarak tesettüre girmişsiniz. Şu anda da başörtüsü davasının içinde yer alan birisiniz. Peki, sizi bu davaya iten kıvılcım nedir?

Ben dindar bir aile içerisinde yetişmedim. Babam köy enstitülerinde yetişmiş öğretmenlerdendi, Allah rahmet eylesin. Vasat bir Müslüman ailenin çocuğuna verdiği bir din eğitimi falan almadık maalesef.  Fakat fıtratınız arıyor yani ailenizin ortamı ne olursa olsun fıtratın aradığı yaşlardaydım. 13-14 yaşlarındaydım. Kendi kendime ‘Bir ahiret varsa bunun mutlaka bir hesabı var, hissedeceğimiz bir ceza var.’  diye düşünüyorum sürekli. Yani Allah’a ibadet etmek, O’na yakınlaşmak istiyordum ama sûreleri bilmiyorum, nasıl ibadet edeceğimi de. O arayış süreci içerisinde, o yıllarda üniversitede okuyan abimin yazın tatile gelirken yanında getirdiği topluluk fotoğrafında başörtülü kızlar vardı.80’lerin sonu. Onların o örtüsünden çok etkilenmiştim. O yıllarda da üniversite öğrencilerinin tesettürleri çok dikkat çekecek şekildeydi; başörtüleri büyük, pardösüleri bol, tam tesettürlülerdi ve dediğim gibi aradığım şeyin modeliydi o benim için, model oluşturuyordu. Ondan sonrada işte hem örtünmeye hem de namaza başlamaya karar verdim. Bu sıkıntılı bir süreçti tabii ki. Yani ailem geleneksel bir yaşantıya sahipti ama kabullenmek istemiyorlar. Yani bir çocuk niye örtünsün ki? O abim de o zamanlar üniversitede namaza başlamış olarak dönmüştü. Ondan namaz kılmayı öğrendim. Onun fotoğraflarında gördüğüm arkadaşları gibi olmasa da sadece başımı örtmek de olsa örtündüm.

Babam emekli olduktan sonra köyde yaşıyorduk. Köy ortamı olmasına rağmen ‘Hacı annemisin, Hoca hanım mısın?’ diye soran, yaşlı teyzelerden başörtümü çekip almaya çalışanlar dahi oluyordu. Bir genç kız adayına yakıştırılmıyordu. Ama tabii ki en büyük sıkıntı evin içerisindeydi. İşte özel bir gün oluyor, senin başın açık çıkmanı istiyorlar. Çok garip karşılanıyor. Gençler arasında bir şekilde örtmek isteyen geleneksel şekilde örtüyor, istediği zaman açıyor. Mesela düğün var açıyor, bayram var açıyor ki o örtünmeleri de tam bir örtünme değil zaten. Sizden de onu bekliyorlar yani kararlı bir şekilde artık onun başınızdan çıkmayacağını düşünerek örtünmeniz kabul edilebilir bir şey değil, anlamıyorlar bir türlü. İlk mücadelem işte o yıllarda, o fotoğraf karesiyle başladı. İyi bir görüntü, iyi bir iz bırakıyor aslında. Bu çok önemli. Her zaman için Müslüman kimliğin rol model olduğunu, o kimliği taşıyanın sadece şahsımızla ilgili değil, inancımızla ilgili olduğunu, onu simgelediğimizi söylüyoruz ya, tam da buydu işte benim karşılaştığım şey. Aslında bu açıdan çok çok önemli. O günden sonra da Allah’a şükürler olsun, bir daha hiç kimse de muvaffak olamadı zaten örtünmede geri adım atmam hususunda.

Bu arada eşinizin ve kayın pederinizin de çok büyük bir yeri varmış size destek olma konusunda.

Ben çok küçük yaşta da evlendim. ‘Benim huzurlu bir şekilde örtüneceğim ve namazıma karışılmayacak bir ortam nasip et bana ya Rabbi.’ diye dua ediyordum. İlk karşıma çıktıklarında da ben kayınvalidemin başörtüsünü, kayınpederimin de sakallı oluşunu gördüm zaten. Başka hiçbir şeyi gözüm görmedi.’Tamam aradığım bu işte, dindar insanlar. Evlenirsem ben inancımı yaşarım.’ diye düşünerek, hızlı bir şekilde kabul ettim. Ve o yıllarda babamın o günkü anlayışına göre kabul edeceği bir kimlik değildi ama o da bana adeta biraz sitemle biraz da kızarak ‘Tam da aradığını buldun.’ ifadesiyle evlenmeme razı oldu.

İkrar Dergi Demet Tezcan

Şimdi kitaplarınıza gelmeden, sizi yazmaya yönlendiren, telkinleriyle sizi bu kalem yolculuğa iten Şule Yüksel Şenler’in, sizin için bu edebî yolculukta çok büyük bir önemi var. Biraz araştırdık, konferansa çağırıyorsunuz kendisini, öyle tanışıyorsunuz ama bu olayı bir de sizden dinlemek istiyoruz.

Ben 20’li yaşlarımdan itibaren sosyal faaliyetlerin içerisindeydim. O yıllarda da Milli Gençlik Vakfı bizim sosyal alanda kendimizi ifade edebileceğimiz, kimliğimizi oluşturduğumuz yegâne yer. Ve orada işte çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışmalarımızın içerisinde de kültürel faaliyet olarak konferanslar düzenliyoruz. Sık sık düzenlediğimiz konferanslardan birisi bu ama daha evvelinde bir konuşmacı davet ediyoruz fakat rağbet görmüyor. Gelen misafire mahcup oluyoruz. Böyle düzayak, dükkân gibi bir yerdeydi. Gelip geçene bakıyoruz, acaba uğrar mı buraya, keşke buraya gelse falan derken bir gün Şule Yüksel Şenler’i davet etmeyi konuştuk, davet ettik ve davetimizi de kabul etti. Konferansların da artık son demleriydi. Duyurduk. Daha Şule Yüksel Şenler gelmeden o vakıf salonumuz, büyükçe bir yerdi. Doldu, taştı. Kadın kalabalığı da dışarıda. Hayatımızın en kalabalık konferansıydı. Yani Şule Yüksel Şenler’in on binlere hitap ettiği konferanslara bakınca devede kulak bile sayılmaz ama bizim kendi çapımızdaki organizasyonumuza baktığımızda hayatımızın en büyük konferansı. O kalabalığın heyecanı başka. Şule Yüksel Şenler’i vakfımıza getirmiş olmanın, onunla karşılaşacak olmanın heyecanı başka. Huzur Sokağı’nı okumuşum ve onun etkisindeyim. Şule Yüksel Şenler’le ilk karşılaşmamız öyle oldu ve ilk karşılaşmamdaki sorum da ‘Neden Feyza’yı öldürdünüz?’ Çünkü gençsiniz ve kavuşsunlar istiyorsunuz, o gün için öyle bakıyorsunuz. Tabii ki o bir aşk romanı değildi. Yani onların kavuşmaları üzerine kurgulanmış bir eser değildi ama sitemliydi benim sorum.’Niye öldürdünüz, kavuşsalardı’ diye. Vakfın duvarında bir yazım vardı, duvardaki panomuzda. Onu okudu, sonra çok hoşuna gittiğini söyledi. Onu okur okumaz ‘Sen yazmalısın!’ dedi bana. Tabi o yaştaki bir gence Şule Yüksel Şenler gibi bir ismin, yazısını beğenip ‘Sen yazmalısın!’ teşviki ve takdiri çok çok anlamlı ve bu coşkuyla ben yazı yazmaya, götürüp bizzat Şule Yüksel Şenler’e vermeye başladım o yıllarda. Yazımı götürüyorum okuyor,’Çok güzel yazıyorsun, tek eksiğin imlâ senin.’ diyor.6 kitap yazdım ve benim hâlâ en büyük eksiğim imlâmdır. İşte onun imlâ hatalarını düzeltiyor, gazeteye veriyor, gazete çok güzel bir yerden yayınlıyor ama iki, üç, devamı yok. Çünkü birikim yok. Heyecanınız var, isteğiniz var fakat birikim yok. Bu da beni tabii ki daha çok öğrenmeye, daha çok okumaya yönlendiriyor ama şöyle bir bölüm var; ben evliyim, bir çocuğum var ve gelinim, kayın validemle bir arada yaşıyoruz. Hani sizi bekleyen birçok sorumluluğun arasında çok kısıtlı, dar zamanlarda, çok zor ayrılabilmiş zamanlarda yapıyorum ben bu okumaları. Ve yine o yıllarda bilgiye, kitaba ulaşmak kolay değil. Esenler’de oturuyoruz ve minibüse atlayayım, Fatih’e gidip kitap alayım gibi bir serbestliğimiz falan da yok. Şule Yüksel Şenler ablamızla daha karşılaşma ve yazmaya niyetlenmeden çok önce rahmetli babamdan kalan bir alışkanlıkla okumaya meraklıyım, babam çok okur ve okumaya teşvik ederdi. Ölene kadar da sürdürdü kitap okuma, okuduğu kitaplardan notlar alma alışkanlığını. Çok seviyorum kitap okumayı ama ne yapıyorum, ismini duyduğum kitapları kayınpederimin bir arkadaşı var; İbrahim Kara onun bir kütüphanesi var Esenler’de o kütüphaneye gidip elimle seçme imkânım da yok ama varsa eğer orda onun kütüphanesinden kayınpederim alıp geliyor. O kadar kitap kıtlığı içerisindeyim ki şimdiki gibi internet ortamı olsa kitap isimlerine ulaşırsınız. Kitap ismi bilmiyorsunuz ki ‘Bana şu kitabı da getirin.’ diyesiniz. Okuduğum kitabın dipnotundaki kitabı istiyorum. Bu Milli Gençlik Vakfı’na katılmadan öncesine dayanıyor. Milli Gençlik Vakfı’nda biraz daha kitaba kavuşma imkânı oldu. 16 yaşında evlenmişim, okumak istiyorum. Daha yeni kitaplara ulaşmak için de kitap ismi bilmiyorum ve dipnotlardaki kitapları istiyorum. Bu belki de bir tez konusu, bilmiyorum o zaman için o dipnottaki kaynağı. Fakat şu var; yeni bir atmosfere girmişsiniz. Dindar bir çevredesiniz ve ‘İşte bu hayat tamam, tam benim istediğim, alabildiğine yaşamalıyım.’,gençliğin getirdiği heyecanla da sadece uyumlu yaşamak değil koşma isteği var. Her gördüğünüze sarılıyorsunuz. Allah’a şükür o heyecan hâlâ devam ediyor. Tabi daha sonraları kendimi yetiştirdikten sonra da bu defa içinde yaşadığım çevrenin geleneksel İslam anlayışı bir mücadele alanı olarak karşıma çıktı. İşte Şule Yüksel Şenler’le tanıştığım dönemde yeni girdiğim İslami çevrede 4 yıllık bir süreci kat etmişim ve artık Seyyid Kutub’ları, Hasan El Benna’ları falan bulmuşum, okuyorum ama buna rağmen kısıtlı imkânlar. Ve işte Şule Abla benim içimdeki yazma şevkine bakıp ‘Sen Mektup dergisinde yazsana.’ dedi. Onlar da ‘Şule Hanım tavsiye ediyorsa, mutlaka bir kabiliyeti vardır.’ diye sağ olsunlar beni hemen o kadronun arasına aldılar. Yani o kadronun içine kolay girdim belki ama aylık konular belirleniyor. Yazıyorsunuz, bazı ay evet, hemen yayımlanmış, öbür ay yayımlanmamış. Beğenilmemiş çünkü. Yani 20-21 yaşlarındasınız, tecrübeli yazarların arasında kendinize yer edinmeye çalışıyorsunuz. Fakat ben hiç pes etmedim. Pes etmeme huyumu da çok sevdiler. O yüzden de daha sonraki 1 yıl içerisinde kendimi kabul ettirdim ve 5 yıl ben orada kadrolu yazarların içinde varlığımı ortaya koymuş oldum. Ardından da Akit, Vakit gazetesi serüveni geldi. Tabii aradan 15 yıl geçti, Şule Yüksel Şenler’ in hayatını yazma sürecime.

İkrar Dergi Demet Tezcan

Şimdi tarihimizin kara bir sayfası olan 28 Şubat Dönemi’ne gelmek istiyoruz. Ne yazık ki bu sayfa hâlâ kapanmış değil ve çok yeni. Ama biz o kara günleri unuttuk gibi, şu anki güzel günlerin etkisiyle. Bin Yıla Azmetmiş Zulüm 28 Şubat 28 Tanık adlı kitabınızdaki tanıklardan Elif Uzunpınar’ın şu cümleleri dikkatimizi çekti: ’28 Şubat herkes için bir imtihandı. Kiminin saygısı sınandı, kiminin dayanma gücü, kiminin ise samimiyeti.’ diyor. Peki, bu davanın içinde yer alan,bu davaya emek veren biri olarak 28 Şubat sizin için ne anlam ifade ediyor?

Tüm Müslüman camiaya karşı ortaya koyulmuş, tırnak içerisinde ”Topyekûn ilan edilmiş bir savaştı. ‘Tırnak içerisinde dedim çünkü bu onların ifadesi. Bizim tüm değer yargılarımıza, inanç sistemimize, hayat tarzımıza, var olma alanımızın her bir noktasına müdahale etme yetkisini kendilerinde görüyorlardı. Müslüman camianın var olduğu her alana müdahale edildi. Siyasetten ekonomiye, eğitimden askeriyeye kadar her alana müdahale ettiler. Askerler YAŞ Kararları ile sadece parmağında gümüş yüzük taktığı, namaz kıldığı, eşi kapalı olduğu için ordudan atıldı. Sermaye gruplarına ordu ambargo uyguladığını ilan etti. Sayısız insan iflas etti ve bu kadar büyük-küçük ölçekte olan şirketlerle birlikte sayısız aile mağdur edildi. Eğitimde İmam-hatiplerin önü kesildi.8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim geldi. Siz kız çocuğunuzun başını örtmek istediğinizde asla buna izin verilmedi. İmam-hatipte katsayı zulmü uygulandı ve ilahiyattan başka hiçbir yere girmemeleri hedeflendi. Böylesine bir dönemdi. Ve şunun altını mutlaka çizmek istiyorum. Evet,28 Şubat Post-modern Darbe olarak literatüre girdi. Bunun baş mimarları orduydu, askerdi. Ama onu besleyen, meşrulaştırmaya çalışan başka aktörlerde vardı. Tarihin bunu kaydetmesi gerekiyor. Toplum hafızasının bunu da kaydetmesi gerekiyor. Bugün askerler yargılanıyor ama o gün askeri destekleyenler, askeri meşrulaştırmak için askerin ağzından çıkan her sözü manşete taşıyan medya mensupları vardı. Sözde sivil toplum örgütleri vardı; Çağdaş Yaşamı Destekleme, Atatürkçü Düşünce Derneği gibi. Yine sermaye gurupları, holdingler, işadamları derneği MÜSİAD vardı. Sendikalar vardı ki o sendikalara ’28 Şubat’ın Beşli Çetesi’ diye bir ifade ediliyordu o dönemde. Bunlar belli başlı gruplardı. Bir de kendisini o askeri darbenin, rejimin sahibi gören kitleler vardı. Öyle bir ortamdı ki; asker askeri fişliyor, öğrenci öğrenciyi, memur memuru fişliyor. Sokakta herhangi bir vatandaş, sizin özel hayatınıza, kılık kıyafetinize müdahale etme hakkını kendisinde görüyor. Bu öylesine bir taciz, öylesine bir yıldırma politikasıydı ki bindiğiniz minibüste, gittiğiniz hastanede, belediyede, vergi dairesinde yani her yerde sözlü tacize uğruyordunuz, bunlar toplumsal bir baskıya dönmüştü.

Kitabınızdaki tanıklardan biri de şöyle söylüyor: ‘Günde 5 vakit minarede ezan okuyan İmam Hatipli ile kimsenin bir sıkıntısı yoktu. Fakat aynı İmam-Hatipli hukuk, tıp eğitimi ve mühendislik okuduğunda iş değişiyordu. ‘Sanırım o kesimi rahatsız eden taraf da bunlar oluyor.

Tabii ki. Yani sizi sadece dar bir alana hapsetmek istiyor. Zaten hapsetmek istediği o alanda da tehlike olarak işaretlemiş. 28 Şubat kararları alındığında ‘Bugün PKK durdurulmuştur, artık baş tehdit irticadır.’ diyerek yola çıkıldı. Dolayısıyla sizi hapsettikleri yer, irtica olarak tanımlanıyor ve bu tehdit tanımı sizin inanç dünyanızla ilgili her şeyi kapsıyor. Cumhuriyet tarihinin kuruluşundan beri de alay edilen, aşağılanan, hor görülen, sanatta, siyasette, edebiyatta, her alanda dışlandığınız, hor görüldüğünüz bir alana koyuyor.28 Şubat’la birlikte alay edilmenin, aşağılanmanın üstüne bir de ‘Tehlike’yi de yakıştırıyor ve siz gittiğiniz her yerde canlı bomba muamelesi görüyorsunuz. Özellikle de kadınsanız ve örtülü bir kimliğiniz varsa. Çünkü kadın kimliği, genç kız kimliği örtüsünden dolayı görünür olduğu için de 28 Şubatçı zorbaların tüm öfkesini, kinini, nefretini paratoner gibi üzerine topladı. Aynı inanca sahip bir genç kızın abisi, erkek kardeşi okuyabildi. Babası, kocası bir şekilde var olabildi, kimliğini kamufle edebildi. En azından kendisini sokak baskısından koruyabildi ama kadınların böyle bir lüksü yoktu maalesef.

Bu konuya kitapta da, Hani İmran’ın karısı Hanne’nin ‘Rabbim, kız çocuk doğurdum, kız erkek gibi değildir.’ kıssasıyla da değiniyorsunuz zaten. Çünkü bizim başörtümüz bizi gösteren, görüşümüzü belirten en büyük simge onlar için.

Bir sonraki sorumuz da şu şekilde; ‘Yol’a Düşünce’ adlı eserinizde çıktığınız yolculukları ve o yolculukların sizde bıraktığı izlenimleri anlatıyorsunuz. Bu yolculuklardan biri olan, tüm dünyada çok büyük bir yankı uyandıran Mavi Marmara’da yaşadığınız o zorlu saatleri bize kısaca anlatabilir misiniz?

Mavi Marmara’yı ben hep şöyle ifade ediyorum; evet biz o gün şafağa ulaşabilseydik Gazze limanına varmış olacaktık. Biz Gazze’ye, Filistin topraklarına varamadık ama işgalci İsrail askerleri Filistin’i alıp bize getirmişlerdi. Nasıl ki yıllar yılı Filistin halkını uykularında vurmuşlarsa; bebek, kadın, yaşlı, genç, sivil, hiçbir ayrım gözetmeksizin sırf paranoya ile saldırmışlarsa Mavi Marmara’da da bu gerçekleşti. Yani paranoyayla saldırdılar, ölümcül bir saldırıydı. Dediğim gibi Filistin işgali tarihi boyunca Filistin kentlerinde, kasabalarında ne yaşandıysa o geçen zaman içerisinde, saldırı anında, birebir Mavi Marmara’ya 37 ülkeden katılan tüm yolcular onu yaşadı orada. An be an o esnada tüm yolcular ve canlı yayınlarla birlikte de tüm dünya Filistin işgal tarihini yaşadı. O saldırıya kadar kundaktaki bebekler öldürülmesine rağmen Birleşmiş Miletler her daim İsrail’in kendi savunma hakkını kullandığını beyan edebiliyordu. İşgalciye sürekli hak verebiliyordu ama Mavi Marmara saldırısından sonra bu iddiada bulunamadı. Tüm o kirli perdeleri yırtan bir eyleme dönüştü Mavi Marmara.

Şimdi son soruyu 28 Şubat mağdurlarından Salih Mirzabeyoğlu’nun bir kıtasıyla sormak istiyoruz:

‘Aslı saklıyor delîl,
Sesin sözden bir başka.
Bahanede sarhoş dil,
Hizmet ederken aşka.’

Aslında bu dava Aşk’a hizmet davası. Her panelde, konferanslarınızda şunu söylüyorsunuz:’Biz imkânın bunalımını yaşıyoruz. ‘Peki, Şule Yüksel Şenler ile öncesi de var tabii, başlayan bu davada biz gençlerin duruşu, çalışmaları nasıl olmalı?

Şimdi Şule Yüksel Şenler’in ‘Ben varım.’ deyip bu dava için yola çıktığında, o günün Türkiye’si bugün ile kıyaslanamayacak bir noktada. Yani bizim bugün Doğu Türkistan’ı, Patani’yi konuşurken ifade ettiğimiz yasakların, baskıların olduğu bir süreç. Nasıl bir süreç? İşte Şule Yüksel Şenler’in doğduğu Türkiye’de ezan seslerinin Arapça okunması yasak.18 yıl boyunca bir nesil, ezanı aslî unsuruyla duyamıyor. Hacca gitmek yasak. Allah demenin yasak olduğu bir dönem, ciddi manâda. Yani konferans veren, konuşan biriyseniz ve bir konuşmanızda da Allah ismini fazlaca telaffuz etmişseniz, kendinizi hâkim karşısında buluyorsunuz. Bunun canlı tanıdığı da devlet eski bakanlarından Hasan Aksay mesela. Ben hep Şule Yüksel Şenler konferanslarımda anlatırdım, Allah demenin yasak olduğu dönemler diye ama benim Bağcılar Belediyesi’nde gerçekleştirdiğim  “Adanmış Ömürler” programım var. Ayda bir konuk alıyorum. Onun hayat hikâyesi çerçevesinde o günün Türkiye’sini de okumuş oluyoruz. İşte Hasan Aksay ile yaptığım programda ki siyasetçi kimliği var kendisinin, düşünün. 60’lı yıllardan, Şule Yüksel Şenler’in konferanslarını verdiği dönemden bahsediyoruz diyor ki ‘Bir konuşmamda çok fazla Allah demişim. O yüzden hâkim karşısına çıkarıldım. Dedi ki ‘Hasan Aksay, sen çok fazla Allah diyormuşsun. Dedim ki ‘Hakim Bey kaç kere Allah dersem, çok Allah demiş olurum?’ Böyle bir Türkiye’den söz ediyoruz. Müslüman kimliğinin tamamen aşağılandığı, dindar kimliğin çağdışı bulunduğu ki Şule Yüksel Şenler’de öncesinde böyle düşünüyor. Dini yaşamanın bu çağda olmayacağını düşünüyor. Anne, baba çağdışı görüyor, modern seküler anlayışı sahip birisi. İçinde bulunduğu şartlar böyle. Ama Şule Yüksel Şenler inandıktan sonra asla sağına, soluna, arkasına bakmıyor. ‘Ben desteklenir miyim? Ya da ‘Ben taşlanır mıyım?’, ‘Bu yolda başıma ne gelir?’in hesabına asla girmiyor. Şöhret olacağını zaten bilmiyor. İnanıyor, okuyor ve tebliğ ediyor. Onun hayatında bunu görüyoruz. Bizim bugün Müslüman toplum olarak kaybettiğimiz esas şey bu; Emr-i Bil Maruf. Şule Yüksel Şenler daha o yeni öğrenmiş hâliyle tebliğe koyuluyor. İlk yazısı bundan, ilk konferansı bu isteğinden. Dolayısıyla bu arzusu, isteği, Emr-i Bil Maruf’a böylesine sıkı sıkıya yapışması da ona sayısız kapılar açıyor. Gençlerin bugün yapmadığı şey belki de bizlerin çok az örnek olmasından kaynaklanıyor. Ben gençlere de kızamıyorum.’Biz onlara iyi örnek olamadık.’ diye düşünüyorum. Bir kopuş yaşadık. Bunda evet, 28 Şubat’ında çok büyük bir etkisi var. Çok ciddi manada zihinsel dönüşüme sebep oldu. Hemen hemen 15 yıldır da çok normalleşmiş bir hayat yaşıyoruz. Dolayısıyla bunun içinde gözünü açan gençlik Türkiye’de hayat hep böyleydi zannediyor. Bunu çok rahat kabul ettiler.’Hep de böyle gider.’ diye düşünüyorlar. Hep şunun altını çiziyorum:28 Şubat’ı getirenler hâlâ aramızda. Biz bunu Gezi olaylarında gördük.28 Şubatçılar bir yere gitmediler, bitmediler. Bu zihniyet hâlâ var. Dehşet bir kinle, öfkeyle bekliyorlar. O yüzden de bizim, bugünler hep böyle gidecek gibi rahat olmamamız gerekiyor. Her şeyden öte biz iki dünyalıyız. Bizim hem bu dünyamızı hem de ahiretimizi imar için çalışmamız gerekiyor. Allah bizi başıboş yaratmadı. Varsayalım ki biz 28 Şubat’ı yaşamadık, etrafımızda böyle bir tehlike yok. Varsayalım ki bu ülke halkı hep rahat içerisindeydi. Biz bunun için yaratılmadık. Dünyanın en rahat ortamında da olsa biz ahiretimiz için çalışacağız. Bunun yolu da bugün bizim rahatımıza rağmen rahat yüzü görmeyen İslam coğrafyasına karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirmekten geçiyor. Yani işte ‘Benim etrafımda o yok ki, bu yok ki.’ diyebiliriz. Suriye bizim etrafımız. Arakanda, Irak da bizim etrafımız. Müslüman coğrafyasında ya da herhangi zulüm gören bir Müslüman’ın nefesini aldığı her coğrafyada olan hadiselerden bizler sorumluyuz. Onlar için yapmamız gereken şeyler var. O yüzden bizim, gençlerin böyle bakması gerekiyor. Çok geniş bakması gerekiyor. Bizi işgalcilerin, sömürgecilerin hapsettikleri ulus sınırları içerisinden bakmaması gerekiyor. Bugün katledilenler biziz, bugün işkenceye uğrayanlar biziz, bugün zillet altında olanlar biziz. Bunu nasıl yapacağız? İşte gençlik diyecek ki ‘Ben ayağa kalkarsam ümmet ayağa kalkar. Ben ümmetin iyileşmesi için bir şeyler yaparsam ümmet iyileşir. Ben ileriye gidersem onlar ileriye gider. Ben okursam onlar okur. Ben öğrenirsem onlar öğrenir.’Onlar dediği biziz çünkü. Bir kelebek etkisiyle düşüneceğiz. Bir de Orta Doğu’sundan Balkanlar’ına, Afrika’sından Asya’sına birçok bölgeye Allah nasip etti, gitme imkânı buldum. Nereye gidersek gidelim, o ülkelerin insanlarının gözünü bu coğrafyaya diktiğini görüyorsunuz. Bizden çok umutlular. Bizim dirilişimiz, onların dirilişi manâsına geliyor, bundan eminler. O yüzden de bizim ortaya koyacağımız her hareketin, her eylemin, her duruşun, her söylemin, o kardeşlerimizin nazarında çok büyük anlamlar ifade ettiğini bilerek davranmamız, ona göre hareket etmemiz ve ona göre yaşamamız gerekiyor.

İkra'r Dergi Demet Tezcan

Enbiya Suresi’nde de buyrulduğu gibi: ‘Öyleyse kim inanarak iyi işler yaparsa, onun çalışmasına nankörlük edilmez. Çünkü biz onun işlerini yazmaktayız.’Rabbim, biz gençlere de kalemimizi Hakk’tan alıp hakikati anlatmak için kullanmayı nasip etsin.

Son söz olarak şunu da ifade edeyim,  o da kalemden bahsettiğiniz için. Allah her kuluna farklı yetenekler verir. Dolayısıyla her kulun yapacağı şeyler başkadır. Biz Rabbimiz katında yazanlar yazarak, konuşanlar konuşarak. Onun haricinde bize Rabbimizin vermiş olduğu imkân ne ise, bilgi, beceri, yetenek ne ise tüm bu alanlarda yapılabileceğimiz çok şey var. Sadece yazıyor olmak gerekmiyor.

Eylem-söylem meselesi. Söylemekle değil de eyleme dökmekle tam anlamıyla anlatabiliriz.

Evet. Mü’min kimliğimizi biz mevcut makamımız, statümüz her ne ise onun başına koyduğumuzda her şey hallolur Allah’ın izniyle…

Gazeteci-Yazar Demet Tezcan’a bu ilim dolu ve güzel sohbeti için teşekkür ederiz. Şule Yüksel Şenler gibi, Demet Tezcan gibi dava insanlarının izinden gidebilmek, çağımıza iz bırakan müminlerden olabilmek ve röportajın hayırlara vesile olması duası ile…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir